‘Nöbetleşe yoksulluk’tan kozmopolit kültüre, kentlerde yaşam

kentler göç rüstem erkan
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Türkiye’de kırdan kente yaşanan yoğun iç göçün kentlerde oluşturduğu sorun alanlarına işaret eden Dicle Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Rüstem Erkan, çarpık kentleşme sonucu ortak kent kültürünün oluşmadığını belirtti.

Ali Abbas Yılmaz / Özel

Dicle Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Rüstem Erkan, kırdan kente yaşanan yoğun göçün kentleşme ve ortak kent kültürü oluşturmada yaşanan sorunları değerlendirdi.

Dünyayı en çok etkileyen sosyolojik olaylardan birinin göç olgusu olduğunu ve bunun hala devam ettiğini ifade eden Prof. Dr. Rüstem Erkan, Dünyada yoksulluk ve savaştan dolayı Doğudan Batıya doğru bir göç hareketinin olduğunu belirtti.  

rüstem erkan
Prof. Dr. Rüstem Erkan

Yoksulluk, savaşlar ve göç

Prof. Dr. Rüstem Erkan, tarih boyunca Doğudan Batıya doğru bir göç dalgası ile karşı karşıya kalındığına işaret ederek, “Tarihteki büyük göç hareketlerinde de o zaman Afganistan ve Hindistan için düşündüğümüzde aslında Avrupa’ya göç yolları aynı şekilde devam ediyor. Türkiye bu dış göç hareketleriyle 10 yıldır yoğun olarak karşı karşıya fakat Türkiye aynı şekilde büyük bir iç göç dalgası da yaşamıştır. Özellikle 1970’li yıllarda başlayıp 2010’lara kadar süren göçte bu tarihten sonra ivme yavaşladı. Çünkü kırsal kesimler o tarihe karşı büyük ölçüde boşaldı. Türkiye aslında tam anlamıyla bir göç ülkesi. Gerek ilk göç gerekse Osmanlının son döneminden başlayarak imparatorluk topraklarının kaybedilmesiyle o dönemde çok sayıda, Balkanlardan, Kafkaslara, mübadeleden dolayı Yunanistan’dan çok ciddi şekilde bir göç hareketi yaşamıştır” dedi.

Göç sadece göç edeni etkilemiyor

Türkiye’deki iç göç üzerine ise Prof. Dr. Erkan, şöyle konuştu: “Türkiye’de yaşayan herkes, büyük ölçüde aile tarihlerine bakıldığı zaman bir göç öyküsü ile karşı karşıyayız. Göç sadece göç edenleri etkileyen bir faktör değil. Aynı zamanda o göçün kuşaktan kuşağa aktarımı da söz konusu. Ya da bir yere göç edildiği zaman orada göçe maruz kalanlar da bir travma yaşıyor. Bunun için Türkiye’de hala en önemli sorun göç ve göçün yaratmış olduğu sorunlardır. Çalışmalarda şunu görüyoruz; şiddet olaylarının altında da kadına yönelik cinayetlerin, şiddetin altında da suç olaylarının, madde bağımlığının altında da büyük ölçüde göç hareketlerini görüyoruz.”

Türkiye’deki iç göçün kaynağı, kırların çözülmesi

Batıda 1600’lerin ilk çeyreğinde başlayan sanayi devrimi ve onun yaratmış olduğu bir çözülmeden kaynaklı bir göç hareketi yaşandığını ifade eden Prof. Dr. Erkan,  sözlerini şöyle sürdürdü: “Batıda bu süreç tarihe yayıldı. Yani bu göç 300 yıllık bir süreçte zaman yayılarak yaşandı. Bugün Avrupa ülkelerinde de nüfusun yüzde 80’inden çoğu kentlerde yaşıyor. Türkiye’de de nüfusun ezici çoğunluğu şehirlerde yaşıyor ama bu süreç Avrupa’ya göre çok kısa bir dönemde yaşandı. Türkiye’de göç hareketlerine baktığımızda 1950’lerde başlayan göçler 60-70 senede yaşandı. Avrupa’da 1600’lerin başında başlayan göç hareketleri bizde 1950’lerde başladı. Dolayısıyla Batının 300 yılda tamamladığı göç hareketlerini biz 60-70 yıl gibi kısa bir dönemde tamamladık. Avrupa’ya göre aynı oranda yaşanan göç hareketi Türkiye’de kısa zamanda daha yoğun yaşandığı için sorunlar da burada daha fazla yığılmış oldu. Batıdaki göç sanayi devriminin bir sonucu olarak, onun yarattığı bir talepten dolayı ortaya çıktı ama Türkiye’de bir sanayi devrimi, sanayileşmeden kaynaklı bir kentleşme ya da işgücü ihtiyacından kaynaklı bir göçten ziyade Türkiye’de kırsal, tarımsal yapının çözülmesinden kaynaklı bir göç dalgası başladı. Yani kapitalizmin gelişmesiyle birlikte kırsal kesimde bir toprak birikimi sorunu ortaya çıkıyor. Küçük toprak sahibi rekabet edemez duruma geliyor. Tabii tüm büyük gelişmelerin altında teknoloji yatıyor. Tarımdaki yeni üretim teknikleri bu göçü büyük ölücüde tetikledi.”

Göç yeni toplumsal sorunlar üretiyor

Türkiye’de küçük kentlerden büyük kentlere doğru da bir iç göç dalgasının yaşandığını belirten Prof. Dr. Erkan; “Köyden kente göçün yanısıra Anadolu’nun kentlerinden metropollere doğru da bir göç dalgası yaşandı. Bu da kentler arasında eşit olmayan bir gelişmenin sonucu olarak ortaya çıktı. Türkiye’de 1950’lerden sonraki liberal politikalar sermayenin üretim-yatırım üssünün daha çok ulaşımın, pazarlamanın kolay olduğu Batı kentlerinde yoğunlaşması Türkiye’de bölgeler ve şehirlerarası eşitsizliği de arttırmış oldu. Yani dünyanın her tarafında bölgeler, şehirlerarası bir eşitsizlik var ama Türkiye’de baktığınız zaman ilçeler arası 300-400 katı bulan bir eşitsizlik var. Ekonomik anlamda, sosyal anlamda ve gündelik yaşamı etkileyen bir durum olduğu için aslında bütün göç hareketlerinin kökeninde eşitsizlik var; ülkeler arası, bölgeler arası… Ülke içine baktığımız zaman yine bölge ve şehirlerarası eşitsizlikten kaynaklanan bir durum. Göç aynı zamanda da göç edilen yere bir yük getiriyor. Bugün İstanbul’a baktığımızda artık yaşamın sürdürülmesini zorlaştıran bir durum söz konusu.  Dolayısıyla göçün ülkenin bütün bir toplumsal yapısını etkileyen sonuçları var” ifadelerini kullandı.

‘Herkes gittiği yerde etnik, mezhepsel kimliği ile bir getto oluşturdu’

Türkiye’nin metropollerine yaşanan göçteki çarpıklığa değinen Prof. Dr. Erkan, şöyle konuştu: “İstanbul’un Ümraniye ilçesi Sivas’ın İmranlı ilçesinden ilk göçenlerin oluşturduğu bir yer olarak bilinir ve adının da oradan geldiği söylenir. Bu doğal bir şey çünkü herkes ilk ilişki kurduğu, tanıdığı insanın yanına gidiyor. Karadenizliler gidip bir kente yerleştikten sonra artık onların eşi, dostu, tanıdıkları o kurmuş oldukları ilişkilerle o semtte yoğunlaşıyor. İstanbul aynen öyle oldu ama şimdi bu yeni kentleşme sürecinde bu bir ölçüde değişiyor; siteleşme vs. meselesiyle. İstanbul’da hangi ilçenin hangi semtinde kimlerin oturduğu TÜİK rakamlarıyla da çok rahat bir şekilde ortaya çıkıyor. Anadolu’dan gidenlerin, Trabzon’dan, Kastamonu’dan gidenlerin, Erzincan’dan, Diyarbakır’dan, Siirt’ten gidenlerin yoğunlaştığı alanlar var. Bu durum sosyolojik olarak da sorun yaratmaya başladı. Çünkü bir kentleşme sonucunda bir bütünleşmenin ortaya çıkacağına dönük sosyolojik tahliller vardı. Kentlerde ortak bir kültürün bir bütünleşmenin ortaya çıkacağını 70’li yılların tahlilleri öngörüyordu. Ama Mersin örneğinde de görüldüğü gibi hızlı göç sonucu giderek içine kapanan bir toplum yapısı ortaya çıkmaya başladı. Yani herkes gittiği yerde etnik, mezhepsel kimliği ile bir getto oluşturdu. Yan yana ama iç içe olmayan bir toplum yapısı şekillendi.”

Ortak kent kültürünün oluşmasındaki handikaplar

Son yıllardaki kentsel dönüşümün kent kültürüne etkilerini ise Prof. Dr. Erkan, şöyle değerlendirdi: “Tabii yeni kentsel dönüşümle bu hızlı bir şekilde de değişmeye başladı. Ama tabii Türkiye’deki ilçe ve köy dernekleri altında geleneksel ilişkiler üzerine kurulu olan Sivil Toplum yapılaşması oluştu. İnsanlar yerleştiği yerdeki insanlarla bir ilişki kurarak, orada birlikte yaşadığı çevreyle bir duyarlılık oluşturarak sosyalleşiyorsa biz buna kentleşme diyebiliriz. Ama Türkiye’de hala geldiği yerle ilişkilenerek yoğun bir şekilde yaşanan, dayanışmasından evliliğine ve diğer sosyal ilişkiler kuruluyor ve sürdürülüyor. Avrupa’ya göç eden işçilerin hala Türkiye’dekilerle ya da oraya giden Türkiyelilerle ilişki kurması ve sürdürmesi gibi.”

Gecekondu semtlerinde “nöbetleşe yoksulluk”

Türkiye’deki gecekondulaşmaya dikkati çeken Prof. Dr. Erkan, “Gecekondu, bir gecede yapılan derme çatma yapı anlamında kullanılıyordu. Ankara Mamak, İstanbul Zeytinburnu ve 1 Mayıs mahalleleri bunun en tipik örnekleridir. Tabii sonraları bu derme çatma yapılar, plansız, programsız çok katlı kaçak yapılara dönüştü. Yani önce gidenler sonra gelenlerin sırtında yükselmiş oldu. Kendisi ücretsiz arsaya, eve sahip olanlar bunu sonra kat karşılığı olarak kiraya vererek zenginleşenler oldu. Sosyoloji literatüründe ODTÜ’lü hocaların yaptığı Sultanbeyli çalışması vardır ve burada nöbetleşe yoksulluk kavramı geliştirildi. Yani bir önce gidenler bir yoksulluk yaşıyor ve sonra yeni gelenlere yoksulluğunu devrediyor. Herkes bir yoksulluk nöbeti tutuyor ama sonra yeni gelenlerin sırtında yükseliyor. Bütün gecekondu bölgelerinde bu yoksulluk nöbetleşe yaşandı. Nasıl ki şimdi en alttakiler dediğimizde artık göçmenler algılanmaya başlandıysa, dikkat edin sokak işçiliği yani geri dönüşüm işinde çalışanlar da büyük ölçüde göçmenlere dönüşmeye başladı. Oysa bu işler 5-6 sene önce Türkiye’den göç eden yoksul kesimlerindi. Bertolt Brecht’in Tahterevalli şiirinde anlattığı gibi birileri hep altta olacak ki, tahterevallinin bir tarafı hep üstte olsun. Dolayısıyla göç böyle bir şey de yarattı” diye belirtti.

Gecekondular ve arabesk kültür

Türkiye’de gecekondu bölgesindeki nüfusun dinamik bir nüfus olduğuna işaret eden Prof. Dr. Erkan, şunları söyledi: “Batıdaki yoksul bölgeler gibi değil. Yani içlerinde zenginleşen, siyasette etkinleşenler oldu. Dikkat edin Türkiye’de 30-40 senede ülkenin siyasetini belirleyenler gecekondu bölgelerinde çıkanlar hem de o bölgelere hitap edenler oldu. Dolayısıyla göç sonrası daha dinamik daha değişken, daha umut veren, siyasete yönelen ve umut veren bir yapı ortaya çıkmaya başladı. Bu dönüşümü sanat, müzik ve sinemada da açık şekilde görebiliyoruz. Türkiye’de ilk toplumsal içerikli filmlere baktığımızda Ömer Lütfi Akad’larla başlayan Diyet-Düğün-Gelin filmleri var. Bu üçlemede Akad önce kırsal kesimi anlatıyor. Sonra göçü ve ardından da kentteki yeni yaşamı anlatıyor. Aynı süreç dönüşüyor ama bugün artık sinemaya, dizilere baktığımızda bu içerikte bir şey göremiyoruz. Dolayısıyla kentlerde artık popüler kültür diye bir yeni yapı ortaya çıkıyor. Müzikte de aynısı. Bir zamanlar Türkiye’de 20-30 sene bütün müzik piyasasını kasıp kavuran Arabesk müzik etkisini kaybetmeye başladı. Arabesk gecekonduların yükselişiyle ortaya çıkmıştı. Arabesk müzik bir protest müzik değildi. Aynı dönemde dünyada protest müzik, özellikle Rock müzik sisteme itiraz olarak yükselirken, Arebesk ise kadere isyan olarak ortaya çıktı. Yani yeni kent yaşamının yaratmış olduğu eşitsizlikler, görmüş olduğu sınıfsal farklılıklar vs. burada kadere yönelik bir isyanı ortaya çıkarmaya başladı.”

Kentlerde yeni kozmopolit kültürün oluşumu

Kentsel dönüşüm, iletişim teknolojisindeki ilerleme ve ulaşım sistemindeki gelişmeyle beraber gecekondu kültürünün arabesk etkilerinin azaldığına vurgu yapan Prof. Dr. Erkan, sözlerine şöyle devam etti: “Gecekonduların çok katlı yapılara dönüşmesi, yeni iletişimin gelişmesi ve kentlerde ulaşım sisteminin (Metro-metrobüs vs.) gelişmesi vs. İstanbul’da her yere erişebilme imkanı sağlıyor. Bundan 15-20 sene önde Sultanbeyli’de, Ümraniye’de, Bağcılar’da oturanlar kentin o yerleşik koşullarında Nişantaşı’na Kadıköy’e erişmeleri bir sorundu. O yaşamı göremiyordu. Dünyada da bu böyle, metro sisteminin gelişmesi herkesi her an aynı yerde olmasını ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla bu durum yeni sorunlar ortaya çıkarıyor. Genç kitlenin zenginlerin yaşam biçimini görmesi ve oradan bir tepki ortaya çıkması ama bunun yanında da bir benzeşme ortaya çıkarıyor. Giyimiyle, müziğiyle vs. Kentlerde diğerinin giydiğinin orijinalini giymese de imitasyonunu, bir benzerini giyerek bir garip kozmopolit kültür ortaya çıkmaya başlıyor.”

‘Nöbetleşe yoksulluk’tan kozmopolit kültüre, kentlerde yaşam

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir