Sanatçı Şener Özmen: Okur ile yazar pandemide daha da uzak kaldı

şener özmen
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

‘Okur ile yazarı bir araya getiren araçlardan uzağız, pandemi bunu ikiye, üçe katladı’ diyen güncel sanatçı,  önceleri bomboş bir sahneye konuştuklarını bugün ise sahnenin genç Kürt okur ve yazarlarıyla az da olsa canlandığını belirtirken, okur ile yazarı bir araya getiren araçlardan uzaklığın pandemide daha da çok arttığına dikkati çekti.

Kürtçenin hayatın her alanında yer alması gerektiğine işaret eden Özmen, çocukların anadil öğreniminin önemine vurgu yaptı. Özmen,  “Kürtlük bilincinin” yetersiz olduğunu belirtirken, Kürtçenin hâlâ tehlike altında olduğunu söyledi.

Yeniden Günaydın gazetesi yazarı Metin Aydın, güncel sanatçı Şener Özmen ile sanat ve edebiyat serüveni, güncel sanat üretimi, bölge coğrafyasında sanat yapmanın avantajları, dezavantajları üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdi.

Sanatçı Şener Özmen’i “körler çarşısında ayna satmaya çıkmış biri” olarak tanımlayan Aydın, sanatçının üretimlerinin izdüşümüne, sanat hayatını etkileyen dokunuşlara ve çokkültürlülüğün Kürt edebiyatına etkilerine değinen keyifli bir sohbeti sanatseverlerin beğenisine sundu.

Hazırlayan: Metin Aydın – biblohayat@hotmail.com

Şair, Yazar, Güncel Sanatçı Şener Özmen’i, iki binli yılların başlarında, Diyarbakır/Dağkapı’daki restoresi yeni yapılmış surlardaki mekânda (Dağkapı Güzel Sanatlar Galerisi) düzenlenen bir sergideki küratöryal çalışmasından beridir tanıyorum/izliyorum… Sevgili Şener, yaprağın kıpırdamadığı o fırtınalı dönemlerden bugüne tastamam bir öncü isim olarak soyunduğu Güncel Sanat alanında; şu her şeye “muhalif/vakıf” bizlerin(!) şaşkın bakışları altında hâlâ anlatmaya/sergilemeye devam ediyor sanatını… Abartısız, körler çarşısında ayna satma çıkmış biridir Şener. Ve dünden bugüne, ayinesi iş olan kendisini/hayatını (bodoslama da olsa!) anla(t)maya kesintisiz devam ediyor… Sahne ışıklarının dışında kalsa da, Diyarbakır surlardaki “Hafıza Odası” sergisi etrafında koparılan olumlu/olumsuz tepkilerin merkezinde de onun silueti ayan beyandı… Bu her alana çekilmeye müsait sergiyi aklıselimle yönetti kanımca. Bu röportajımızda, hem Şener Özmen’den hem de meftunu olduğu sanatsal işlerinden bahsetmesini rica ettim… Güzel ve tartışılacak bir röportaj oldu hülasa… İyi okumalar…

sener ozmen
Sanatçı Şener Özmen

‘Türkçe yazan bir Kürt yazar ile Kürtçe yazan bir Kürt yazar aynı zamanı yaşamıyorlar’

En zor sorudan başlamak istiyorum Sevgili Şener: Farklı disiplinlerde üretimleri geniş kesimlerin ilgiyle izlediği/tanıdığı Şener Özmen kimdir?

Şener Özmen: Kişinin kendini tanımlaması güç bir iş sevgili Metin. Etiketleri, sıfatları, tanımlamaları aralarına virgüller koyarak art arda sıralamak da bana tuhaftan öte geliyor. Bu yüzden (izninle) senin tanımlamana sığınacağım. Sanırım ben (aksini ifade etmedikçe), tam da bu disiplinlerdeki ifade olanaklarını araştıran, kendince deneyimleyen, mümkünse başka ifade araçları da bulmayı ve sözünü yine de söylemeyi isteyen biriyim. Söyleşinin başlığına “Şair”i de koymuşsun, ancak artık şiir yazmayan biri olarak, Türkçe yazan şairler dünyasının dışında kaldığımı düşünüyorum. Türkçe şiir de okumuyorum ve bunun bende bir tür eksiklik doğuracağını da (ya da kendimi duygu açısından besleyemeyeceğimi) sanmıyorum. Şunu da söylemiyorum: Kürtler kendilerini hangi dilde ifade edebiliyorlarsa, o dile bağlansınlar. Açıkçası ben kendilerini ifade edebildiklerini de görmüyorum. Kürtçe yazılmış pek çok çağdaş şiirin, damar olarak Turgut Uyar, Cemal Süreya, Murathan Mungan, küçük İskender gibi Türkçe şiirin önemli şairlerinin etkisinde olduğunu görünce de, bu galiba böyle olacak diye cık cık ediyorum. Bizim Kürtlerin Kürtçe şiiri, Ehmed Huseynî’nin (daha çok onun), Şêrko Bêkes ve Ebdullah Peşêw’in poetikasından Türkçenin İkinci Yeni’siyle harmanlayan garabet bir durum çıktı ortaya. Evet, Kürtçe okuyorum, ama Turgut Uyar okuyorum, küçük İskender okuyorum, fazlaca Murathan Mungan okuyorum. Cahilliğime verin lütfen, Türkçe şiirin son 20-30 yılı kimlerindir, kimler, pek sevdikleri sözcükle ‘hakikatli’ şiirler yazmaktadır, hangi şairler Kürt okurlarınca daha çok okunmaktadır, bilmiyorum. Kürtçe ve Türkçe dışında başka bir dilde rahat roman okuyamadığım için, hangisinin çeviride daha zengin olduğunu söylemek gereğini bile hissetmiyorum. Bir Kürt romancı (öykü yazarı ya da şair), çok büyük bir bölümü Türkçe çevirilerden oluşmuş kitaplığına bakarak, nasıl bir metin çıkarır? Her fırsatta Ereb Şemo’yu mu dillendireceğim? Soranîce’den Kurmancî’ye yapılmış sınırlı sayıdaki çevirilerle mi ilerleyeceğim veyahut (yazmak için ve yazmak üzere) Mehmet Öncü’nün 4 ciltlik toplamda 4.867 sayfalık derlemesinden mi (Gotinên Pêşiyan)1 feyz alacağım? Bunların hepsini yaptım, ama dilsel açıdan başka bir evreye giremeyeceğimi de hissediyorum. Sevgili Ergin Öpengin’in hazırladığı Bazeber2 – Nivîsarên Mela Se’îdê Şemdînanî, Li Ser Çand û Dîroka Kurdistana Navendî, darmadağın edilmiş hazinenin çok ama çok küçük bir parçası, hülasa, Öpengin gayet kafa açıcı önsözünde Bazeber’in mîrler ve şêxlerin zamanı ile merkezi devletlerin zamanı arasında bir atlama, sıçrama taşı olduğunu söyler, daha da önemlisi, sözlü edebiyat ile yazılı edebiyat, mesela ağırlıklı olarak şiirle, pek fazla çekmeyen düzyazı arasında da bir geçiş yaratabileceğini de imler. Mesele bizim (Kürtlerin) zamanı (edebiyat zamanı, şeyleri düşünme zamanı, duygulanım ve ifade etme zamanı) ile Türklerin, Farsların ve Arapların zamanının “zamandaş” olmadıkları gerçeği. Aynı zamanda konuşmadığımızı fark ediyorum, Türkçe yazan bir Kürt yazar ile Kürtçe yazan bir Kürt yazar aynı zamanı yaşamıyorlar (farklı bir gerçeklik içinden süren, zaman zaman etkisini yitiren garip bir varolma savaşı bu, buna mahkûm edildiğimizi söylüyorum), bu aynı duygulanımları edinemeyecekleri anlamına da mı geliyor? Belki. Herman Hesse’nin Gertrud’unu okumuş muydun? Romanda şöyle bir cümle geçiyor, tam da şu anki ruh halime uygun: “Teiser mutluydu, erişemeyeceği bir şeye karşı kendisini üzüntüye sokacak herhangi bir özlem duyduğu yoktu. Sanata bencillikten uzak ince bir hızla yaklaşıyor, kendisine vereceğinden fazla bir şey beklemiyordu.”3 Devamında da bir şeyler var, ama uzatmayacağım. Dönüp dolaşıp Şerefname’yi okuyorum ben de, ne yapayım!? Gerçekten, ne yapayım!? Kürtçeyle ilişkim (bunun bir inatla başladığını söyleyebilirim), Türkçe şiir yazmamı ve kendimi şair kimliğiyle bu dil üzerinden ifade etmemi sonlandırdı ki bunu ben istedim. Dört şiir kitabı yayınladım, ardından Mehmed Uzun geldi ve bu gelişin Diyarbakır’da Kürtçe şiir yazan bir kümelenmenin çıkışına tekabül ettiğini biliyoruz, Kürtçenin “varolmayan” durumundan, sınırları aşan bir popülarite yarattı ve çok azımız minnettarlık duyduk, daha iyi bir ‘Kürtçeyle’ daha iyi eserler vereceğimizi söyledik (verip vermediğimizi bugünden anlamanın yolu yok galiba), yani dilbilimci olduk ve dilbilim romanları yazdık, mekân olarak gidebileceğimiz en uzak kent İstanbul oldu ve oradan da çıkamadık. Kızdık, lanetledik, ardından binler gidip Diyarbakır’da defnettik. Toprağı bol olsun. Romanlarını ölünceye kadar aynı saflıkla okuyacağımı biliyorum. Olsun, buna da kızacak değiller ya! Baudelaire, Paris Sıkıntısı’nda yazar; “Bir başka bilge, yanılmıyorsam Pascal da neredeyse bütün dertler odamızda kalmayı bilmememizden geliyor başımıza der…”,4 inan bana, odamdan dışarı her adım atışımda, bunu hatırlayıp, gülüyorum.

sener ozmen sanat
Şener Özmen

‘Ciddi bir uğraştı şiir, aşkınızı sürekli beslemek zorundaydınız’

Sanat ve edebiyat serüvenin nasıl başladı? Seni etkileyen kişi ve gelişmeler nelerdi?

Şener Özmen: İlk sanat geldi, bunu çok net biliyorum. Tüm arka plan Hezex’le dolu olmasa da, doğup büyüdüğüm yerin (ailenin, çevrenin, kuşlar, kediler, eşekler, eşekarıları, börtü böceğin, zar kanatlıların, dut ağaçlarının, haçın, volkanik kayaçların, tepelerin) bu etkiyi yarattığını biliyorum. Eğer evinizde üzerine çizikler atacağınız, çalakalem bir şeyler yazabileceğiniz beyaz ve sarımtırak kâğıt tomarları varsa (ben şanslıydım), size iki şey kalıyor; ya onlardan gemi ve uçak yapacak (bunları da yaptım) ya da onunla (kâğıtla) daha uzun bir ilişkinin yollarını arayacaktım. Sonradan, anne tarafında (Cizre’de) fotoğraf sanatıyla profesyonel olarak uğraşan dayılarımın olduğunu gördüm. Agrandizör, karanlık oda, yansıtma, siyah-beyaz bir evrenin içinde birdenbire ortaya çıkanlar, bunlar mistik, doğaüstü olaylar gibiydi benim için ve Cizre, bu mistisizmi besliyordu. Cizre’den İdil’e her dönüşümüzde mızmızlanırdım, birkaç gün daha kalamaz mıydık diye annemi sıkıştırırdım ticari takside. Profesyonel sanat hayatım diye başlayan ve bana hâlâ çok komik gelen bu cümleyi kullanmayacağım, çünkü böyle bir hayatım olmadı, sanata da böyle bakmadım. Gençken ve henüz Hezex’deyken, felsefi olarak Varolşçuluk ve Marksizm arasında, Araf olarak adlandırabilecek bir yerdeydim ve bunun hoşuma gittiğini biliyordum, anlatmanın (doğrusu tam olarak anlatamamanın) hazzıyla resim mi yapacağım, şiir mi yazacağım, o yaşlarda içinden kolayca sıyrılabileceğiniz ontolojik meseleler değildi, hangi ontolojik meselenin içinden kolay çıkılabilmiş ki? Resim bir tutkuydu ve bu tutku, resim eğitimi yıllarında öldü. Kulağa garip geliyor, ama böyle. Bir süre sonra kendimi oyaladığım bir rutine dönüştü tutkuyla başladığım şey, şiirin bu noktada devreye girdiğini biliyorum, evet, tam da bu sözcüklerle, devreye girerek. İlk üç şiir kitabım (Şaşıracaksın, Eskiden Ne Güzeldi ve Ağıt mı Bu Yaktığın?), ben mezun olmadan hemen önce çıktı, öncesinde şiir dergileri vardı ve ben zaten o dergilere düzensiz olarak (öğrenciydim ve açtım, gerçek anlamdaki açlıktan söz ediyorum) yazıyordum. Ciddi bir uğraştı şiir, aşkınızı sürekli beslemek zorundaydınız. Beni besleyen bir şairler taifesi de vardı: Mayakovski, Puşkin, Eluard, Ritsos… Cegerxwîn’in dizlerini okuldaki son kare tuvalime yazmıştım, kıyamet koptu, üstelik tuvale yazı yazma modasına da kapılmamıştım! Kafka’nın metaforunda olduğu gibi, değişim geçiriyor olduğumu (oradan başka bir varlık olarak çıkacaktım) söyleyen hocalarım ve arkadaşlarım oldu, çünkü atölyenin bir ucunda Kürtleri çok doğalmış gibi (doğaldı) aşağılayan, alttan ders alan iki kadın öğrenci vardı, tepkimin aşırı olduğunu şimdi görebiliyorum, onları kovmuştum ve Kürtçem yeterli değildi. Şimdi sevgili Metin, sen buna bir sanat ve edebiyat serüveni -en azından serüvenin başlangıcı- diyebilir misin? Buradan bir etkilenimin izini sürebilir misin? Tüm bunları bir gelişme olarak okuyabilir misin? Bu tür hallerde, ben gerilemeyi daha sık kullanırdım.

sanat
Sanat ve hayat

‘Severdim Adnan Yücel’i’

İlk çalışmaların izleyenlerin/okurların karşısına çıkınca ne/ler hissettin?

Şener Özmen: Önce ilk çalışmalarımın neler olduğunu bulmalıyım. Keza aklıma, Ali Özgentürk ve Adnan Yücel’in de katıldıkları (İnsan Hakları Derneği olabilir mi?) bir karikatür sergisiyle çıktığım o belli belirsiz öğrencilik zamanlarından başka bir şey gelmiyor. Uzun süre karikatür çizdiğimi biliyor muydun? Oğuz Aral ve Semih Balcıoğlu’ndan eleştiriler yediğimi? Resim Bölümü mülakatına da bir karikatür dosyasıyla çıkmıştım. İçinde resim sanatını gösteren hiçbir şey yoktu. Sanatçıları tanıyordum, hayatlarını ve eserlerini biliyordum, şiir şiir diyerek Mustafa Köz’le mektuplaşıyordum, Şiir Oku vardı (1997), Islık ve Düşün vardı, Özdemir İnce’yle Hezex’de başlamıştı yazışmalarımız. Adnan Yücel hocamızdı, odasına girip çıkardık, severdim Adnan Yücel’i. Hülasa, bir izleyici/okur profili çıkaramayacak kadar toydum, bunu düşünmüyordum. Heykelden çakmıştım, bitirme olarak ilk video çalışmamı bir totemle birlikte sundum heykel hocasına. Hiçbir şey demedi, ne heykele ne de videolu toteme. Bugün kullanılan bağlamında ilk çalışmam 1999’da Vasıf Kortun’un Özel Bir Gün sergisine Diyarbakır’dan gönderdiğim Şizo-Defter oldu. Bu bir defterdi, el üretimiydi. Sergiyi görmedim, telefonlaştık, devam etmemi isteyen şeyler söyledi. Ancak, 1996’da Genç Etkinlik sergisine katılmıştım ve 97’deki Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergisi’ne “Alın Üzerine Yazı” başlıklı dijital çalışmamı vermiştim. Tüm bu yıllarda Halil Altındere ile birlikteydik, DAGS’a (Disiplinlerarası Genç Sanatçılar) üyeliğim kabul edilmişti, hiçbir şeyi kaçırmıyordum. Kendimi iyi hissettiğim en iyi zamanlarım mıydı? Daha iyi zamanlarım da oldu. O yıllar Diyarbakır’da başlayacak olan bir hareketlenmenin de içindeydim, Diyarbakır’da üretecek ve İstanbul’u besleyecektik. Merkez’e Akan Sanatlar böyle çıktı. Diyarbakır’da yayınlanmış herhangi bir kitabın bir değeri olduğu, olabileceği düşünülmüyordu. Diyarbakır’da açılmış bir serginin de öyle. Buradan sanat yazıları yazmaya başladım. Kendi kuşağımı, kendi kuşağımın üretimlerini yazdım, sadece Diyarbakır’la sınırlı kalmadı yapıp ettiklerim. Kürt edebiyatçıların güncel sanat pratiklerine mesafeli duruşu, politik değil, bu alanla ilgili bilgisiz oluşlarındandı ve mesafeyi kapatmak için de hiçbir pratikleri yoktu. Bir kere hiç sergi gezmiyorlardı, sanat denince Dali’den öteye gidemiyorlardı. Eşzamanlı olmasa da aynı çağın içinde, aynı kentte yaşıyorlardı ve güncel sanata yokmuş gözüyle bakıyorlardı, bu onların daha az sorunu olduğunu göstermiyordu elbette, her disiplinin, her alanın kendince sorunları vardı, güncel sanatın ise, dil ve temsiliyet olarak ortaya çıkıyordu. Şairler İstanbul’a bakıyordu, edebiyatçılar da öyle, zira Kürt entelenjiyasının da merkezi konumundaydı İstanbul, yani geçmişten günümüze. Şimdi çok mu uzağındayız bu pratiklerin? Pek sanmıyorum. İlk Kürtçe romanım Rojnivîska Spinoza5 çıktı, az da olsa gramatik hatalarım oldu, ancak okurun da edebiyat çevresinin de tepkisi gayet umut vericiydi, bu beni Kürtçe yazmak ve bu tavrı sürdürmekle alakalı eğitmiştir mesela. Hissettiklerim aşağı yukarı böyleydi Metin.

‘Çokkültürlülük ve çokdillilik mefhumların AB normları çerçevesinde sunulduğu yıllar’

Güncel Sanatın coğrafyamızdaki öncü isimlerindensin… Bilebildiğim kadarıyla, insanların aşina olup kanıksadığı durumları yeni formlarla (bozarak düzeltip!) izleyenlerin karşısına -yeniden- çıkarıyorsun(uz)… Bu minvalde; tekrara kaçmak pahasına, Güncel Sanatçı kimliğinle birlikte, artık eskisi kadar olmasa da, kendi ezberlerine meftun bizler için ne olduğu hâlâ muamma durumundaki işinizi (Güncel Sanatı) kısaca özetlemeni istiyorum?

Şener Özmen: Ama bunun bir demo olmayacağını bilerek soruyorsun, patikadan gideceğim, bana bir öncülük payesi verdiğin için teşekkür ederim, kabul edip etmemek şöyle dursun, bunun tedirgin edici bir tarafı da var, VK’nın (Vasıf Kortun), Seni Öldüreceğim İçin Çok Üzgünüm (ilk ciddi Kürt sanatçı çıkarmasıdır), sergi katalogundaki yazısında Kortun, okuru kısa bir İstanbul Güncel Sanat turuna çıkarır; “Müztehzi Vahit Tuna arada bir sınıfa uğrardı. Grubun içindeki en bilgili katılımcılardan biri de, Diyarbakır sanat ortamının başkumandanı olan Şener Özmen’in üç sanatçı defterini satın alarak destekleyen Necla idi. Genç kuşağın temel taşı, Marmara Üniversitesi’nde gerçekleşmesi planlanan Özel Bir Gün sergisinin ICAP’a taşınması öncesinde beni Şener Özmen’in işleriyle tanıştıran Halil Altındere’dir. Şener’le dört sergide birlikte çalıştık, Halil’le birçok sergide.”6 Başkumandanlık söylemi ironik midir, yoksa Kemalist bir nostaljinin sirayeti midir, bunu size bırakıyorum. Bu etiketlenmelerin çoğaldığı bir döneme girmiştik, güncel sanat yazılarında coğrafyamızdan Doğu’ya, Bölge’den Türkiye’nin Güneydoğusu’na, sonra sil baştan Diyarbakır’a, Kürt sanatçılar da Güneydoğulu sanatçılardan Doğulu sanatçılara, oradan Diyarbakırlı sanatçılara, sonra tekrar Doğulu sanatçılara böyle çekiştirildi. Buna Batman ve Mardin de eklenince, sanat yazarları Doğu’da (hemfikirmiş gibi) ısrarcı oldular. Bu dil değişmedi. Başka bir okuma da gelmedi. Post-kolonyal okumaların ve sanat yazılarının çıkışı daha geç bir dönemdedir. Kürt sosyolog Engin Sustam’ın çalışma ve söylem alanı, tezi bile buradan çıkar. Tabii ki Kürt sanatçıların dışarıdaki (Kıta Avrupası’ndaki) temsiliyetleri Türk sanatçı, Türkiyeli sanatçı etiketleriyle gitti. Çokkültürlülük ve çokdillilik mefhumların AB normları çerçevesinde sunulduğu yıllar. Kürt sanatçıların bu yıllardaki katılımları müthiştir. Burada bir parantez açmak gerekecek, Kürt meselesi yakıcıdır ve asla Türk olduklarını dile getiren Ermeni sanatçıların dolaşımına ve özgürlük alanına (imge üretmek ve dolaşıma sokmak) sahip olmamıştır. Bu, Türk sanatçıları açısında da böyle olagelmiştir. Mesela Arter’de açılan İkinci Sergi’de (serginin başlığı budur) Ayşe Erkmen binanın girişine şapkalar koymuştur. Hikâyesi şudur: Erkmen, Arter’in bulunduğu binada, 1914-1920 yılları arasında bir şapka dükkânı olduğunu öğrenir. Anneannesi Hermine Hanım’ın 1920 yılından kalan şapkasını Hacopulos Pasajı’ndaki Katya Kiracı’ya götürür. Katya Kiracı el yapımı şapkalar üretir. Her neyse, binanın geçmişiyle kurulan bir ilişkiden söz ediyoruz. Bizim üretimlerimiz otosansürlü gelir, asla böyle bir bağdan bahsedemedik, bizde mekânla bağ kurulamaz zira bir mekânımız yok, bu olmadığı, hiç varolmadığı anlamına gelmez, kolonyal süreç seni mekândan soyutlar ve kendi mekân algısına hapseder.

şener özmen
Güncel sanatçı Şener Özmen

‘Şüpheye düştüğüm zamanlar da oluyor, ben sanatçı mıyım?’

Tekin sularda yüzmeyen; sanırım bundan da pek hazzetmeyen, yaratıcı bir yazar ve sanatçı olarak nasıl bir ruh haliyle eserlerini çatıyorsun? Üretmenin sendeki (iç dünyandaki) karşılığı nedir? Bu bağlamda yaptıklarını (kendini) nasıl bir yere koyuyorsun?

Şener Özmen: Değişken bir ruh haliyle. 2015’te Pilot Galeri’de “Çıkış Var” başlıklı solo sergimi gerçekleştirdim; sergideki çalışmalara bakın lütfen. Hepsi de bir duygu değişimini gösteriyor. Mutlak olarak şu çalışma şunu ifade ediyordu, şurada şunu anlatmaya çalıştım gibi tuhaf cümleler kurmayacağım. Şüpheye düştüğüm zamanlar da oluyor, ben sanatçı mıyım? Peki, neden yazıyorum? Her şeyi iyi yaptığımı, iyi kotardığımı söylemiyorum, ama nasıl daha iyi olur, işte bunu seviyorum. Sezgisel biraz da. Çok okuduğum, bir kitaptan diğerine geçtiğim zamanlarda sanat üretmek aklımın ucundan bile geçmiyor, dahası bunun ergen bir tutum olduğunu düşünüyorum. Sanatçıların işlerini, yaşam ve düşünüş biçimleri, soy kütükleri ve kolektif biçimde benimsenen üsluplarıyla, sanata yaklaşımlarındaki farklılıklar üzerinden ele almanın hâlâ en doğru yol olduğunu görüyoruz. Buradaki temel argüman sanata yaklaşımda ortaya çıkıyor, her türlü sanat tanımının dışında varolmaya çalışmak, buradan ilerlemek. Sanata ve sanat dünyasına 70’lerin, 80’lerin, hatta geç 90’ların ikilemleriyle bakamıyoruz, bakmamalıyız da. Tam da Eleanor Heartney’in Sanat ve Bugün’de dediği gibi, bizler, yani bizim kuşak, “coğrafik koridorlardaki değişiklikler ile ortaya çıktı. Balkan Yarımadası’ndaki güncel sanat pratikleri incelendiğinde, benzer çok şey bulabiliriz, ayrışan şeyler de. Asıl mesele, sanatta muhalif olma söyleminin yerleştiği kulvarla alakalı, artık muhalif olmadığımıza göre (üzgünüm), nasıl oluyor da bu söylemi sürdürmeye kararlıymış gibi hareket ediyoruz!? Koleksiyoneriyle buluşmak için can atan, onu evinde ağırlayan, Kürtçenin modern bir dil olmadığını bir şekilde çocuklarına aktaran (Kürtçe konuşmayan, Kürtçe okumayan), onları medeniyet seviyesinin Kemalist haddesinden geçirerek, tüm ilişkilerini bu kaypak zeminde sürdüren “muhalif Kürt sanatçı” Sur’la, Cizre’yle, Êzîdî trajedisiyle nasıl bir bağ kurabilir? Hâlâ bir kimlik krizinden söz edebilir miyiz? Dışarıdaki “muhalif Kürt sanatçı”nın da onlardan aşağı kalır yanı yok, isyan, direniş, hapis, işkence, Kürtlük, im, imgelem, bilinçaltı, başkaldırı, tüm bu sözcükler, zihnini ele geçirmiş bir dil üzerinden gayet iyi aktarılıyor, ne güzel konuşuyorlar! Yıkıntı sanatı bu argümanların içinden çıktı, yani doğup büyüdüğünüz yerle alakalı bir kimlikten bahsetmiyoruz artık, bugünün sanatçısı Kürt kimliğinin içine hapsolmamak için (ilk bunu öğreniyorlar), başka bir kimliğin içinde varolmayı (Türkiyeli olmak gibi) seçiyor ve saçmalıyor haliyle. Acılarınız (sergiledikleriniz) sizi hiç anlamayan ve anlamayacak olanlara makul bir fiyata (aracı olmadan) gittiğinde ne oluyor? Burada hangi sanat tarihi yeniden yazlıyor? Doris Salcedo’nun çalışmalarını anımsayabildin mi? O da mesela gündelik nesnelere başvuran bir sanatçı, heykelleri ve enstelasyonlarıyla tekrar tekrar memleketi Kolombiya’da yaşanan trajik şiddete dönüyor, Salcedo sembolizmin evrensel diline inandığı için üretiyor işlerini. 8. Uluslararası İstanbul Bienali’ndeki (2003) 1.550 ahşap sandalyeyi üst üste, iç içe yerleştirdiği İsimsiz (2003) yerleştirmesi(Yemenciler Caddesi, No: 66, İstanbul), aynı anda hem hapishanelere dönüşen hem de mahkûm edilmeyi temsil eden, savaşın umutsuz kargaşasındaki kaotik durumun metaforuydu. Salcedo örneğini sembolizm ve metafor kavramları için verdim, gerçek zamanla, kurgu zamanının nerede, nasıl ayrıştıklarını hiç önemsemiyoruz artık, diyor ya Heartney, “kendimizi hem kimliğe takıntılı hem de gerçekte var olmayan bir korkunun gölgesinde, çifte bir bağ içinde buluyoruz.” Kürt olmak bir klişe midir? Ötekilik (öteki olma hali) bir avantaj mıdır? Ötekiliğin otantik olmadan öteki olmayanla ilişki kurabilmesi mümkün müdür? 2000’lerdeki Diyarbakır çıkışı, tam da bu otantik yansıma ve geri-yansıtma üzerinden işlendi, bugün ise daha vıcık vıcık, Kürt eril sanatçı kimliği, yine erilliği süblime eden feminist benzeri bir çıkışla sıfırlanmaya çalışıldı, hayret ettim. Üretmenin iç dünyandaki karşılığı nedir? Bu bağlamda yaptıklarını (kendini) nasıl bir yere koyuyorsun? diye sormuşsun, kimliğin belirsizliği söylemi de siyasal bir stratejidir, yani hiçbir Türk sanatçı, uluslararası arenada Türk sanatçısı olmakla alakalı sıkıntı yaşamaz, küratörü, koleksiyoneri, galericisi, yazarı da öyle, seni lanse etmeyi de kendisine görev sayar bazı durumlarda, bu da ötekilik, çokseslilik, çokkültürlülük vs. üzerinden işler, her halükarda onun işine yarayan argümanlarla, o demokrat, o liberal, o Kemalist, sen kafası karışmış bir Kürtsündür. Ötekiliğin fetişleştirilmesini de alaya alan işleri hâlâ bekliyorum ve bunu yaptığımı düşünüyorum.

‘Okur ile yazarı bir araya getiren araçlardan uzağız, pandemi bunu ikiye, üçe katladı’

Okur/izleyici/sanatçı ve yazarlardan nasıl tepkiler alıyorsun? Kitaplarını/üretimlerini okumasını/izlemesini özellikle arzuladığın bir okur/izleyici prototipin var mı? Varsa, onlarla buluştuğunu düşünüyor musun? Daha geniş ve farklı bir okur/izleyiciye ulaşmak için ne/ler yapmalı?

Şener Özmen: Kürtçe okurdan (eleştirmenden değil) bugüne değin olumsuz bir dönüş almadım, kendilerine ilham verdiğimi dile getiriyorlar ve bunlar benim de okurlarım. En iyisini onların hak ettiğini düşünüyorum, az bile yapıyoruz. Genç okurların mesajları, bizzat paylaştıkları süreci besliyor, bu hep böyle miydi, tabii ki hayır! Söylemiştim daha önce, bomboş bir sahneye konuşuyorduk, bugün sahne bu genç Kürt okur ve yazarlarıyla az da olsa canlandı. Ancak okur ile yazarı bir araya getiren araçlardan uzağız, pandemi bunu ikiye, üçe katladı. Burada tüm sorumluluğu Kürt yayınevlerine atamayız, bu onların sorunsuz olduklarını göstermiyor ayrıca. Kürtçe hayatın her alanında yer almalı, başta çocuklarımız. Dille ilişkilerini belirleyecek olanlar da bizleriz. Bunu yapamıyorsak, yapamadığımızı söylüyor veyahut sessiz kalıyorsak, bizdeki bir şeylerin (Kürtlük bilincinin) eksik yuvalandığını düşünebiliriz. Bu da başka bir tartışma konusu. Bu yaklaşım, çok güdük de gelebilir. Okurun da net bir profili var, her şey o kadar genişledi, yayıldı ki, bunu göz ardı edemiyor. Bu bir ölçüt mü, evet ölçüt! Eskiden bunu Kürt yayınevlerinin azlığına bağlardık, son yirmi yıl içinde sayıca çoğaldılar ancak Kürtçe hâlâ tehlike altında. Burada niteliksel açıdan “iyi” şeyler olmadığını da söyleyebiliriz. Sorunun son bölümüne gelince, şimdilik bu, üniversiteniz yok, kurumlarınız yok, kurumsal bir politikanız da yok, Demirtaş Türkçe yazıyor, bunun Kürt okurunda yarattığı kırılmayı görmüyoruz, görmek de istemiyoruz. Orada bir Kürt olduğu için yattığını biliyoruz ama. Kürtçe yazan şairler, Türkçeye dönüyor ve Cumhuriyet güzellemeleri çıkıyor ağızlarından. Sessizlik! Hemşehrilik (ve mevcut siyaset) tüm sorunların çözümü gibi algılanıyor, yani okur ne yapsın!?

‘Kendi süper yurtseverleri üzerinden parsellenmiş bir kentin bana söyleyeceği iyi bir cümlesi kalmamıştır’

Siyasetin bir kader gibi yaşandığı bir coğrafyada yaşama gözlerini açtın… Bir süreliğine de olsa yurtdışında yaşamış olsan da yazar ve sanatçı kimliğinin Kâbesi gibi duran Diyarbakır’da kalıyorsun: Bu coğrafya sana neler katıp senden neler aldı?

Şener Özmen: 2016’daki Arter’deki Filtresiz serginde Sanatçı Görünmez Düşmanlarına Karşı Savaşırken başlığıyla, 3 taht sergilemiştim. TAHT-1’de Güneşsiz Bir Gün / Koh Samui dürbünü vardı, tahta çıkıp, vizörden içindeki fotoğrafa bakıyordunuz. Fotoğraf, benim Koh Samui’deki (Tayland) tatil imgemi gösteriyordu, yani Doğunun da Doğusuna giden sanatçının imgesini. Sanat yazarı H. G. Masters’ın (aynı zamanda Filtresiz katalogunun da yazarıydı) bu çalışmaya (çalışmalara dair) sözlerini aynen aktarıyorum: “Altı aydan uzun bir sürenin ardından, bu ‘barış’ üzerine daha birçok şey olduktan sonra, Arter’de Şener Özmen’in bunlardan tamamen farklı -kasıtlı olarak günümüzden kopuk- çarpıcı bir pozla karşımıza çıktığını görüyoruz. Mart 2016 Özmen’in Koh Samui sahilinde uzanmış halde görmeyi beklemeyeceğimiz bir vakit gibi görülebilir, ama ‘Güneşsiz Bir Gün / Koh Samui’ (2016), adlı çalışmada, boyutları büyütülmüş, tek slaytlık bir slayt bakma kutusunda tam da bunu görürüz. Oradadır ve şöyle demektedir sanki: Herkes tatili hak eder, ben de hak ediyorum. Böylece Özmen kendini bir kez daha bir sefere çıkmış olarak sunar, ama bu kez Batı’ya değil, ötedeki Güneydoğu’ya uzanmıştır. Eğer Samui Adası’ndaki bu sahile o gidebiliyorsa, diğer herkes de gidebilir demektir -peki gerçekten de bu kadar radikal bir önerme olmak zorunda mıydı? (…) Bu lüks, huzurlu sahil manzarası günümüzde Diyarbakır’ın içinde bulunduğu halin dramatik bir şekilde tam zıddını temsil etmektedir. (Dipnot 10: Özellikle Sur’un -Diyarbakır’ın eski kale içi yerleşimi-, son zamanlarda çekilmiş fotoğraflarındaki kent içi çatışmalar sebebiyle tamamıyla tahrip olmuş binalara ve yerlerinden edilmiş halka baktığımızda burada bahsedilen durum çok net görünmektedir.) Bu kopukluk hali, Özmen’in sahne olarak üç ahşap taht kullandığı kasvetli ve sade sergisi ‘Filtresiz’de Kürt kültürü, tarihi ve Güneydoğu’daki mevcut duruma yönelik belirgin atıflarla daha da artar.”7 Son kattıkları buydu. Her tahtın ahşap panellerinde ikonografik bir dizgi vardı. TAHT-1’de Dört Ayaklı Minare’yi görebilirdiniz. Polis kordonuyla sarmalanmış ayaklarını. Ahura Mazda’yı ve diğer dini sembolleri. Peki tatil? Bunun mümkün olmadığını söylemek istiyorum. Bir şey daha var, Diyarbakır benim kimliğimin Kâbe’si değil, zaten sen de “duran” demişsin, durmuyor aslında. Burada zorunluluk gereği kalıyorum, böyle hissediyorum artık. Kendi süper yurtseverleri üzerinden parsellenmiş bir kentin bana söyleyeceği iyi bir cümlesi kalmamıştır. Benim de katkım olmayacak, öyle görünüyor.

‘Süreci (etkilerini) sonraki kuşaklar okuyabilecek kanımca’

Türkçeyle başlayıp Kürtçe doludizgin kitaplar yazan, çok dilli bir yazar/sanatçı olmanın yazım/üretim sürecine nasıl bir etkisi oldu? Bu iki dildeki eserlerinden (çalışmalarından) bahseder misin?

Şener Özmen: Bir kaza sahnesini (araba kazasını) tarif eder gibi sormuşsun. Aslında çok da uzak değil. Süreci (etkilerini) sonraki kuşaklar okuyabilecek kanımca. Daha uzun yanıtlamak isterdim. Eserler orada.

‘Türkçe edebiyat ortamı ilgimi çekmiyor’

Kürtçe/Türkçe edebiyat ortamı hakkındaki değerlendirmeni alabilir miyim? Özellikle takip ettiğin isimler var mı?

Şener Özmen: Türkçe edebiyat ortamı ilgimi çekmiyor Metin. Ortam olarak çekmiyor. Ben gelen şairin, giden şairin refakatçisi olmadım. Sevmiyorum, bu belli. Kendi ortamları. Kürtçe de ise takip edebildiğim kadarıyla, yani okuyorum. Înan Eroglu, Ergin Öpengin, Bextiyar Elî, Enwer Karahan, Kawa Nemir, Erol Şaybak, Osman Mehmed, Lokman Ayebe…

Çok şey yazılacak, çizilecek bunu da sanat pratiklerinin içinde okumamız gerekiyor

Diyarbakır surlarında “Hafıza Odası” ismiyle çok ses getiren sergide imzan var… Bu sergi hakkındaki düşüncelerinle birlikte farklı kesimden gelen eleştirileri nasıl okuyorsun?

Şener Özmen: Tartışmalar hâlâ sıcak, bir sergi, bir araya gelmesi hayalen bile uzak tarafları, şahısları, kişilikleri saldırı refleksiyle nasıl bir araya getirdi, bunu da sanat tarihçilerine bırakıyorum. Olumlu çok az şey okudum, 90’larda bize dönük ötekileştirme stratejilerinden bihaber bir kitle var, aynı şeyi şimdi başka bir sanatçıya yapmamız isteniyor ki Ahmet Güneştekin bu durumla sıklıkla karşılaşmış bir sanatçı. Türkiye’nin sanat ve kültür kurumlarının karşısına aldığı, Ulusalcıların -ve devletin de- yek elden saldırdığı bir sanatçının kendisini bu anlamda savunacak argümanları da olacaktır kuşkusuz. Çok şey yazılacak, çizilecek, bunu da sanat pratiklerinin içinden okumamız gerekiyor, en azından böyle bakabilmeliyiz.

Son söz: Sanat da kısa, hayat ta.

Dipnotlar:

1 Gotinên Pêşiyan (Senifandin-Şîrove-Ferheng), Weşanên Sîtav, Îlon 2020.

2 Bazeber, Amadekirin: Ergin Öpengin, Avesta, 2021.

3 Gertrud, Herman Hesse, Çev. Kâmuran Şipal, Afa Yayınları, 2. Baskı, Nisan 1997.

4 Baudelaire, Paris Sıkıntısı, Çeviren: Tahsin Yücel, Adam Yayınları.

5 Rojnivîska Spinoza, Weşanên Lîs, 2008.

6 Seni Öldüreceğim İçin Çok Üzgünüm sergi kataloğu, Küratör: Halil Altındere, 10 Temmuz-16 Ağustos 2003, Proje 4L, istanbul. 

7 Çıkış Yok Yok, H. G. Masters, Filtresiz, , Şener Özmen, Küratör: Süreyyya Evren, Arter, 2016.

Sanatçı Şener Özmen: Okur ile yazar pandemide daha da uzak kaldı

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir